Ford v Ferrari

James Mangold’in yönettiği Ford v Ferrari filminin eleştirisi.

Yönetmen: James Mangold
Yıl: 2019
Tür: Dram, Aksiyon
IMDB: 8.2
Süre: 152 dakika
Puan: ★★☆☆☆
Ford v Ferrari filminden bir sahne

Ford v Ferrari, Logan’ın da yönetmenliğini üstlenmiş olan James Mangold’un, 1960larda Le Mans yarışlarında Ford ve Ferrari arasındaki rekabeti anlattığı filmi. İki otomobil firması arasındaki bu rekabet filme adını verse de, filmdeki asıl çatışma motor sporlarına idealist bir tutkuyla bağlı sürücüler ile şirket yöneticileri arasında beliriyor. Film, sürücülükteki başarılarına rağmen karakterindeki sivrilikler yüzünden mesleğinde ilerleyememiş, aile babası, çalışkan Ken Miles’ın (Christian Bale) hayatını odağa alıyor. Ford’un motor sporlarında iddiasını büyütmesiyle beraber, tasarımcı Carroll Shelby (Matt Damon) takımın başına getirilir ve Ken Miles’a Le Mans’ta zafer elde etmesi sürücü koltuğunda bir fırsat tanır.

Ford v Ferrari, duygusal olmaya, motor sporlarına insani bir derinlik katmaya, yarışçıların tutkularına ve hayallerine öncelik tanımaya çalışan bir film. Filmin duygusal sahneleri çoğunlukla Ken Miles ile oğlu arasında geçse de, asıl duygusal odak Miles ve Shelby arasındaki bromance etrafında kurulu. Tutkularının peşinden koşan ve yarışta paradan daha fazlasını görebilen bu iki adam, şirket bürokrasisinin ve kapitalizmin kurallarının baskısı altında, kendi ideallerine bir yer açmaya ortaklaşa çalışıyorlar.

Görsel açıdan, film bir araba yarışı filminden beklenenleri yerine getiriyor. Ama hikaye ve karakterler açısından cidden sıkıcı ve klişe bir yapım.

Film, artık suyu çıkmış, günümüzün kültürel atmosferinde zerre değeri olmayan (ve olmaması gereken) bir erkeklik biçimini övüyor. Bu erkeklik tiplemesinde, erkek yaptığı işe tutkuyla bağlı, ama gerektiğinde ailesini tutkularının önüne koyabilen, çalışkan ve hafif çocuksu bir rolü üstleniyor. İşçi sınıfından geldiği için, herhangi bir sınıf bilinci yahut dayanışması sergilemese de, kapitalizmin üst kademeleriyle kültürel, yaşam tarzına dair bir uzlaşmazlık içerisinde. Miles’ın oğlunun tutkuları Miles’ın tutkularıyla örtüşüyor. Oğlan, babasının yolundan gidiyor. Miles’ın eşi Mollie (Caitriona Balfe), filmde etkisiz bir eleman. Ama o da, Miles’ın tutkusunu, Miles’dan çok önemseyen ve destekleyen bir konumda. Bu bakımdan, babanın tutkuları arkasında saf tutan bir aile portresi görüyoruz.

Miles ve Shelby arasındaki ilişki de bu erkek tiplemesini yansıtıyor. Az konuşan, savaşta yer almış, burnu dik, ağır aksanlı, duygularını fazla yansıtmaktan geri duran, ne hissettiği sorulunca, ‘Ben de bilmiyorum.’ diyen “sert adamlar”.

Ford ve Ferrari, aynı zamanda izlediğim en Amerikan filmlerden biri. Teksas erkeği, erkeğinin arkasındaki kadın, babasının ideallerinin peşinden koşan evlat gibi motiflerin yanı sıra, iki şirketin rekabetinin arkaplanında Amerikanlığın ve Avrupalılığın bir karşılaştırması da var. Film, tuhaf komedi motifleriyle bizi Amerikanların tarafına davet ediyor.

Her şey bir yana, bu film tam olarak ne hakkında birader? Niye böyle bir film çekmenin çok iyi bir fikir olduğu düşünülmüş? Söylediği hiçbir özgün şey yok, eğlendirmiyor, gereksizce uzun, duygusallığı hedefleyip, İngiliz anahtarından duygu çıkmayınca hiçbir derinliğe ulaşamıyor. Ancak, Bale ve Damon’un tatsız ve baymış oyunculuklarıyla süslenen, bir eski moda erkeklik melankolisi oluyor.

Sinemap Bülteni

Sinemap’ın haftalık bültenine abone olmak için emailinizi girin.